Salı, Ekim 05, 2010

anımsamalar: "soğuk bir gazoz ister misin yavrum?"


bu aralar çeşitli vesilelerle nuri alço'nun kulaklarını çınlatıyoruz.nuri alço olmak üzerine fikir alıştırmaları yapıyoruz.bu vesileyle yaptıkları seksenli yıllar esprileriyle konuyu gündeme getiren, çok değerli dostlarıma da da burada teşekkür etmeliyim.

bir yardımcı karakter rolü olmaktan, giderek popüler kültürün yeniden kendisini -başka bir düzlemde - keşfiyle rol çalmaya başlayan; 80'li yılların o kendine has ve geri gelmemesini dilediğimiz estetiğinin belki de kişiliğe bürünmüş hali: nuri alço...bazen o tarihlerde çektirdiğimiz fotoğrafları yakmak isteyecek kadar zevksizliğin mutlak egemenliğindeki yılların anti-kahramanı...

beyaz takım elbiseler ( muhakkak vatkalı olacak ) beyaz kösele ayakkabılar, ipek röpdoşambrlar, kristal viski kadehleri, yakası açık ipek gömleğin içinden fışkırmış (sarı) bir tutam göğüs kılı, bu kılların üzerinde uzanıp giden altın bir kolye; seyrek ama itinayla kabartılmış sarı saçlar ( ananelerin ilenirken kullandığı "sarı çiyan!" vurgusu kesin bir nefret içerir ) , "manda kasa" mercedes; ama hepsinin ötesinde rafine olmaya çabalarken yalnızca görgüsüzlüğünü faş eden bir kötülük sembolü.

yine de onu farklı kılan, ne klasik bir kötüye yakışmayan kırmızı elma yanakları ne de maiyetindeki ucuz katiller sürüsüne zaman zaman verdiği görgü dersleri...onu farklı kılan, genellikle emprovize suç işlenen bir coğrafyada, özellikle bir ( malum ) konuya odaklanarak taammüden suç işlemesidir.bu uğurda incelikli planlar yapması, her zaman tedarikli olması ( çekmecesi türlü uyku haplarıyla doludur ) avını izleyen sabırlı bir yırtıcı gibi beklemeyi bilmesi, eninde ve sonunda kaba kuvvete başvurmadan kurbanını o türko-barok yatakta baygın ele geçirmesidir.

gelgelelim 80 ler geride kaldı ve post-modern zamanlar bir kült figür olarak nuri alço'yu yeniden keşfetmenin tadını çıkarmaya başladı.önce 4-5 yıl önce kendilerine NARO ( nuri alço revival organisation ) adını veren bir muhalif örgütlenme, tüm ülkede ve hatta giderek tüm dünyada duvarlara nuri alço'nun adını yazmaya başladılar. seçilen ismin saçmalığı o kadar kesin ve doğruydu ki, nuri alço yeniden kollektif belleklerimizde kendine geniş bir yer buldu. bu arada bir mafya babasının adamlarınca acımasız bir biçimde dövüldü, magazin basınında yeniden yer bulmanın tadını çıkardı; son olarak da röpdoşambrı ve viskisiyle , züppe özel üniversitelerin partilerinde DJ lik yaparken görüldü.

kısacası, kurt kocayınca kuzuların maskarası oldu.

sonunda,nuri alço'nun ( bile ) gazozuna uyku hapı attılar ve bu halini kamuya teşhir etmekten hiç utanmadılar.

düşünün, öyle bir çağda yaşıyoruz ki; sonunda, nuri alço'yu ( bile ) kirlettiler..



*bu yazıyı yazalı bir kaç yıl olmuş.yazıdan hemen sonra ironik biçimde, yemekli bir toplantıda bize katılan alço ile bir gece geçirdim.yanımdakilerin çoğu, tıpkı yazdığım gibi ona "kocamış kurt" muamelesi yapmakta beis görmedi.gelgelelim, belki de öngördüğüm üzere, onun da bundan şikayeti yoktu: sanırım, şöhret böyle bir şey: kaybedip yeniden bulduğunuzda iyice sömürmek istiyorsunuz.
ilerleyen saatlerde bir "eller havaya" mekanında -gürültünün elverdiğince- konuyu üstteki yazıya getirdim.daha çok susarak çok şey anlattı- ya da ben çok şey anladığımı düşünmek istedim:bunu hala bilmiyorum...

Çarşamba, Eylül 01, 2010

anımsamalar: kalbe değen o ses


dün, bahçemdeki çınar, sonbahar yağmuru olduğunu hala ayırdememiş neşeli bir yağmurla yapraklarını ıslatırken; uzun süre zeki müren dinledim... ne zaman onu dinlesem, tıpkı bu yağmur altındaki ağaca ; ya da karlar içinde bir ormana, bir koydaki küçük şelaleye, bir yakamoza hayran olduğum gibi hayran oluyorum. tanıdık ama her seferinde güzelliğine akıl sır erdiremediğimiz bir doğa olayına hayran olur gibi..

kalbe değen o sesi duyduğumda, sanki hepimizi, bütün insanlığı tercüme edecek gibi geliyor: sevinçlerimizi, kederlerimizi, acılarımızı, yanlışlarımızı ,doğrularımızı ve elbette aşkımızı bir tek ses anlatıyor. onun sesinde güzel olana dair her şey vücut buluyor, kederli anlar bile zarafet kazanıyor. sesi başında bir hareymiş gibi düşünüyorum, onun sesiyle yıkanan hiçbir şey kirlenemezmiş sanki.

zeki müren'in sesi kalbime değiyor, yağmurun bir yalnız ağacı kutsaması gibi...



* az önce, yağmuru izlerken, bir yerlerden usulca gelip kulağıma kondu yine o ses.farkettim ki, yağan da aynı yağmur, takvimlerin güze döndüğü gündeyiz yine.aklıma yazdığım yazı geldi: kendimce sonbaharın gelişini kutlamanın daha güzel bir yolunu bulama(z)dım...

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

anımsamalar: potansiyel suçlu


potansiyel suçlulardır, aynadaki suretinin başka biri olduğunu bilenler; ciddi bir müteahhitlik başarısına imza atmanını heyecanıyla, kendini inşa etmeye çalışanlar;çok farklı bir dine iman edip,kendi kutsal kitabını kalbiyle yazanlar; kanayarak yaşamayı becerebilen beşinci sınıf bar müdavimleri; transvestiler ve zenciler...

şizoid günler - örneğin arabeskin hüküm sürdüğü kurşuni bir perşembe - çoğaltmayı sevenler de eklenebilir bu kategoriye: kategorize etmek mümkün olsaydı eğer...

"içindeki potansiyeli harekete geçir!" yeni kapitalizmin ayinlerinden birinden alınma bu cümle ( şu çoklarca dolar verilip gidilen "guru" toplantılarından birinde duymanın istatiksel olarak çok mümkün olduğu cümle ) çarpıtılmaya ne kadar teşnedir senin yüreğinde:
"suçuyorum işte!"

potansiyel var demek ki sende...


*fotoğrafı, barcelona'da, fahişelerin ve tekinsiz adamların gezindiği bir arka sokakta çektim. gördüğüm en ayrıksı evsizdi- ki çoğunun ayrıkotları olduğunu düşünrsek bu vurgunun güçlülüğünü anlayabilirsiniz.. gözleri çok güzeldi ama sanırım aklı gibi kanıyordu.bana baktığı anı hiç unutmayacağım.

Salı, Temmuz 13, 2010

genel af


insan karakterinden kolay kolay emekli olamıyor: hırçın bir adamım, bunu kabul ediyorum artık- en fazla da kendime karşı. kendi kendimle sulh ilan edemediğim için, neye isyan ettiğini bilemeyen bir asi gibi kendi dağlarıma çıktım.


hiç olmayacak bir devrimi bekleyen hayalperest bir gerillanın, yıllar içinde profesyonel bir eşkiyaya dönüşmesi gibi; cümlelerim acıtmaktan başka bir işe yaramamaya başladı.kendimi ve en yakınımdakileri...


bütün bu illegal sürecin sonunda, inandığım değerlerin ve insanların ( en azından bir bölümünün ) büyük ve kof bir hayalden ibaret olduğunu öğrendim.hayata benim yüklediğim anlamların gereksizliğini...


kendimi affetmemeyi öğrendim...


ve kendimi affetmeyi...


genel af zamanı şimdi, dağlardan iniyorum.


kendimi sürgün ettiğim adalarda ve kuzey kentlerinde, griler vardı son seferinde: hep manen siyah-beyaz gibi geliyordu çektiğim fotoğraflar.


oysa, unutmuşum bu rengarenk fotoğrafı da, üstelik çok kuzeydeyken çekmiştim ben.


genel af zamanı şimdi: tüm renklerimle barışma zamanı...


*fotoğraf, kopenhag'ta çekildi. "venividisoni" uygulandı.

Salı, Temmuz 06, 2010

anımsamalar: mutluluk


bilenler bilir: benim zekam da kalemim de, akılla değil yürekle çalışır. küçük defterimi alıp bir kenara çekilmişsem, bilin ki kişisel tarihimin çağdönümlerinden biri yaşanmaktadır. genellikle Aşk ( büyük harfle, illa ki ) neden olur boyumdan büyük cümleler kurmama: hem mecazi, hem gerçek anlamıyla. Aşk'la ve Aşkla yazabilirim ancak ben bu yüzden...ve bu yüzden de, eninde (ve elbette) sonunda hüzünlü cümleler kurmak kaçınılmazdır.


bu kez, biraz daha farklı hissediyorum ama: bir tuhaf mutluluk, bir Aşk hali var üzerimde. nasıl demeli, sanki 68 yılında bir hippi komününde yaşayan sevimli bir kaçık gibi hissediyorum kendimi; gerisini siz hesaplayın artık. kendi kendimle çok büyük bir ateşkes ilan etmiş gibi, ne olursa olsun bozulamayacak bir barış bu..."savaş tarihçisi" terimi vardır ama "barış tarihçisi" terimi yoktur. ben kartvizitime bu sıfatı yazdırayım istiyorum artık. mutlulukla yazayım...


mutluluğumun ve mutlu olmanın kıymetini anlamak çok güzelmiş meğer, beni mutlu eden şeyler gitse bile; bendeki izleri, imzaları ne güzel.iyi ki bu kadar çok üzülmüşüm, iyi ki keder de çok olmuş hayatımda, hüzün de; iyi ki acılar olmuş hayatımda ve iyi ki kaybetmeyi bilmişim...


o yüzden, mutluluğumu (da) yazayım istiyorum artık. çünkü, yeniden anımsıyorum ki, yazarken zaten mutluyum ben...



* fotoğrafı, iki yıl önce ece bir konser öncesi çekmişti...

Çarşamba, Haziran 23, 2010

boncuk


bazen, yazdıklarımı okuyanlar eni konu yalnız bir insan olduğumu düşünürler: oysa, bilseniz ben ne çok kalabalığım... “bir insanın hayatta çok arkadaşı olsa bile, dostları azdır” teorisine inat; ben, kendini dostlarla kuşatmayı becermiş bir adamım: geri dönüp baktığımda, en hakiki başarımın da bu olduğunu düşünüyorum...

kalbimin yönü aşka doğru döndüğü vakitlerde, itiraf etmeliyim ki pek de doğru kararlar ver(e)memişim. gelgelelim aynı yön duygusunu dostlarımı seçmekte kullanırken, sakalının üzerinden piposunu keyifle sarkıtan güngörmüş kaptanlar gibi maharetli olduğumu düşünüyorum: içgüdülerim çok az yanılmış. can dostlarıma bakıyorum da, çoğuyla uzun yıllardır sınanmışız beraberce. dostluğumuzun sağlamasını – iyi ve kötü günüyle; kahkahasıyla ve kederiyle - hayat ve zaman yapmış zaten bizim yerimize…

gülden’le bizi de, hayat sınamıştır hep: hem beraberce, hem ayrı ayrı.
ama,maalesef, daha çok onu…

ben gülden’e “boncuk” derim: boncuk mavi gözleri ne olursa olsun, ama ne olursa olsun yanımdadır, bilirim. ahlakın plastikleştiği zamanlarda yaşadığının bilincinde iki dost, hep dert ortağı olmuşuzdur o yüzden: asla suç ortağı değil… evinin bahçesine dökülen dertlerimi akşamüstleri tatlı tatlı esen rüzgar, yapraklarla beraber süpürüp götürmüştür sayısını anımsayamadığım kez. zaman zaman aralarına karışan sırlarsa, özenli evsahibim tarafından itinayla alınıp; kimsenin bulamayacağı manevi yüklüklere kaldırılmıştır. o evin bahçesi, o rüzgar; sabah kahvaltıları,öğlen limonataları ve akşam şarapları çift diplomalı bir terapistten daha faydalı olmuştur bana- ve bir çok başka insana.

o bahçe, benim maneviyatımı tamir ettiğim bir adadır. boncuk’un kahkahası illa çınlar,illa ortak mirasımız turgut’la bütün böcekler hayranlıkla izlenir; illa çok konuşulur – bazen de susulur : boncuk, ne zaman konuşacağını bildiği kadar, ne zaman susacağını da bilecek kadar iyi bir dosttur çünkü. sanırım, ben de zaman zaman bir ada olabildim dostuma…

dedim ya, aslında ben kalabalık bir adamım- aynı oranda da şanslı.
çünkü, dört buçuk yaşındakı turgut’un o inanılmaz tanımlamasıyla hayatımı “güzelten” bir boncuğum var…



*bu yazı, gülden’in doğum günü için yazıldı.dostlarıma verebileceğim en sahici hediyelerim: cümlelerim… ece, gülben, tanya, gülden: şimdiye kadar yazdıklarım… daha yazacaklarım da var elbette, zamanı geldikçe: dostlarım için güzellemeler…çünkü, hayatımı “güzelten” bu insanlara bazen yeteri kadar söyleyemiyorum sanki onları ne çok ve nasıl sevdiğimi. o yüzden,her zamanki gibi dilim yerine yazım söyleyecek bendeki hakikatı…

Pazar, Haziran 20, 2010

anımsamalar: ismail hakkı


yedi yıldır babalar günlerinde siyah bir mermerle konuşuyorum: bazen akıl danışıyor, bazen kızıyor, bazen gülüyor, bazen de sadece susup saygıyla dinliyorum. yedi yıldır, siyah mermer orada beni – bizi – bekliyor. sesimi(zi) özlediğini biliyorum, bizi özlediğini…
ismail hakkı hep kara koyun oldu hayatı boyunca. o yüzden, mezarlıktaki onca beyaz mermerli mezarın içindeki tek siyah taşın ona ait olması şaşırtıcı değil. aksi olsaydı şaşırtıcı olurdu aslında ama: tek düzeliğin içinde sessizce kaybolup gitmeyi kimse yakıştıramazdı ismail hakkı’ya… konu ne olursa olsun, ama gerçekten ne olursa olsun, hep öteki olmayı becerebilirdi. sanki , tanrı ona bu konuda özel bir yetenek vermişti…
kara koyun: ismail hakkı: babam…

hayata “eyvallah” çekmeden önce, defalarca hoca, namaz, dua istemediğini; kendisini şöyle şahane bir rakı sofrasıyla yolcu etmemizi istediğini söylerdi. istediğini yarı yarıya gerçekleştirebildim ancak: duadan sonra – ne yapıp edip “laikçe” bir hoca bulunmuştu ama- adet olduğu üzere havluya sarılmış “hediyeyi” uzatırken hocaya genişçe gülümsemiştim. adam, sanırım acı ve üzüntüden sinirlerimin bozulduğunu düşünüp, bu gülümsemeyi mahcup ve biraz da anlamaz bir tebessümle yanıtlamıştı. oysa benim aklımda hep ismail hakkı’nın ruhban sınıfı hakkındaki eleştirel ( buradaki “eleştirel”in bol cinsel çağrışımlı olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?) yorumları ve hocaya verilecek paralarla kurulabilecek çilingir sofralarının yüzölçümleri konusunda ince mühendislik hesapları içeren söylevleri vardı.
o ilk birkaç günden sonra , bütün bu dua-başörtüsü-kıymalı pide seremonisinin ardından; sanırım ilk önce eniştem mutfaktaki masanın kenarına iliştirilmiş tabaktaki bir parça beyaz peynir ve bir duble rakıyla babamın vasiyetini yerine getirmeye başlamıştı. onu yakın arkadaşlar izlemiş, giderek arapçanın bir süreliğine anadil ilan edildiği ev, mutfaktan başlayarak diğer odalara ve hatta terasa yayılan başka bir dille dolmaya başlamıştı: kadirşinaslığın,hüznün, ekabirliğin, sevginin, acının ve özlemin karışımı bu dili, şimdi cümlelerle açıklamama pek olanak yok. sadece, giderken biraz hüzünlü de olsa bize sarılan bir adamın gülümsemesi gibi bir dildi bu- ama ( ve mutlaka ) gülümsemeyi ve gitmeyi içeriyordu. saatler saatleri ve günler günleri kovaladıkça; geleneklere hürmeten mutfağa kurulan masa da giderek büyümüştü. özlemin büyüklüğüyle herkes onunla ilgili bir anısını anlatmaya başladığında ortaya çıkan sonuçsa; kahkahalar olmuştu. ismail hakkı yine muzipliğini yapmış ( onu en iyi tanımlayacak sözcüklerden biri “muziptir” sanırım ) bizi ele güne rezil etmişti. bu kadar çok gülünen başka bir cenaze evi görmedim, göreceğimi de pek düşünmüyorum açıkçası….dışarıdan bakıldığında, anlayışsız gözlerin, bilhassa kalplerin kınayacağı bu manzara, dostlarının ona ne kadar da layık olduğunu gösteriyordu bir bakıma. onu, hakettiği gibi uğurluyorlardı: istediği gibi…
aslına bakılırsa, bu kahkahaları biraz da korkumuz besliyordu. insanın “nisyan ile malul” olduğunu bildiğimiz için, unutmaktan korkuyor; herkes onunla ilgili en güzel, en tatlı anını/anısını anlatıyordu ki, hiç unutmasın, unutulmasın. ismail hakkı sağolsun, bu konuda herkese oldukça cömert davrandığından ve de muzip bir çocuk olmayı 57 yıl boyunca bırakmadığından bu anıların çok da kolay unutulacağını sanmıyorum. yine de bir gün bunların hiç değilse bir bölümünü bir araya getirmeli diye düşünüyorum. büyüyüp yazar olursam bir gün eğer…

bütün bunlarla beraber, bir şeyin yanlış düşünülmesini istemem: evet, ismail hakkı yaşamanın tadını bilir ve severdi ama dedim ya, o hep kara koyun olmayı seçmişti: sevgili yoldaşı taylan özgür’ün adını bana miras bırakmış, bütün umuduyla değiştirebileceğine inandığı bir dünya için işkencelerden geçmiş, hapislerde yatmıştı. haklıyı haksızı bilmeye, anlamaya çalışmıştı.adalete, hakka, insanca yaşamaya inanmıştı. yaratıcı bir mühendis olmuş, nevi şahsına münhasır bir çok yenilik geliştirmişti…

iyi bir baba mıydı: bana göre, ismail hakkı hiçbir zaman dünyanın en iyi babası olmadı. zaten olsaydı, o zaman ismail hakkı olamazdı. ama, bütün hatalarıyla ve günahlarıyla, onun da bir insan olduğunu kabul edeli uzun zaman oldu. her ne yaptıysam affetsin, her ne yaptıysa affettim…çünkü, beni sevdiğini hep bildim ve ne güzel ki, hiçbir zaman bunu söylemeyi ihmal etmedi. “seni seviyorum” diyebilmenin güzelliğini ve erdemini bana o öğretti diyebilirim…
bugün geriye dönüp baktığımda onun ve tabii ki kendine eş seçtiği ve asla vazgeçmediği sevgilisinin, annemin; benim ve kardeşimin hayatını ne kadar zenginleştirdiklerini görüyorum.son yıllarında yakınlaştığımız, birbirimizi daha iyi anlamaya başladığımız için ne kadar şanslı olduğumu(zu) da…

benim bir babam ( hala ) var: o, şimdi siyah bir mermer gibi görünse de uzaktan, muzip gözleri hep üzerimde olacak. biliyorum:yine tuhaf teorileriyle beni çileden çıkaracak, aşkın ne kadar önemli olduğunu anlatacak, gururlu bir çerkes olmakla ilgili hikayelerden bahsedecek ya da gururlu bir insan olmaktan sadece… beni, bizi ve herkesi kızdıracak bir sürü şey yapacak; kara koyun olmayı seçmenin ne kadar büyük bir erdem olduğunu hatırlatacak bir sürü şeyi, inadına yapacak…
ismail hakkı beni hep inadına sevecek: öyle bir inat ki bu, ölmüş olması bile bu inadı değiştiremeyecek…

evet, benim babam beni hep sevecek…


*bu yazıyı yazalı iki yıl olmuş: dokuz yıldır babalar gününde yanımda değil ismail hakkı.yine de, hala gururlandırmayı beceriyor beni.geçtiğimiz günlerde bursa'da açılan ve deniz gezmiş'lere adanan "üç fidan" anıtının açılışında; hapishane arkadaşlarıyla buluştuğumuzda bunu bir kez daha hissettim.bana bakarken gözleri dolan o mert adamlar , sadece bakışlarıyla çok şey anlattılar.
"hafıza-ı beşer, nisyan ile malüldür".çok korkuyorum, babamın sesinin tonunu;rakı kadehini tutuşunu, bıyıklarındaki sigara sarılarını ve bakışlarını unutmaktan...
ismail hakkı'yı ismail hakkı yapan şeylerin; arızalı doğmuş zihnimizden usulcacık silinmesinden...
o yüzden,sürekli onunla ilgili anılar anlatıyorum/anlattırıyorum:çünkü, birisi unutulduğunda gerçekten ölür...
ismail hakkı'yı hala çok seviyorum:şimdi siyah bir taş gibi görünse de...

Cuma, Haziran 18, 2010

ece


bugün, benim kalbimin kara kutusunun doğum günü: bugün, çeyrek asırdır, tüm mağlubiyet ve nadiren de olsa galibiyetlerime tanıklık etmiş; kişisel tarihimdeki tüm önemli noktaları sevecen bir vakanüvis gibi yazmış; hissiyatım konusunda kahin misali geleceği benden önce görmüş; fırtına sonrası limanları kadar sakin sularında yaralarımı sarmış ve hepsinden önemlisi, beni, “ ben” olarak kabul etmiş can dostumun doğum günü…

bugün, ece’nin doğum günü…

ece’yle ilgili ne zaman yazı yazmaya kalksam, kalemimi hep çolak hissederim: yirmi beş yıllık bir dostluğu; yaşadıklarınızı ve yaşantılarınızı , hangi kelimeler yeteri kadar ifade edebilir ki? üstelik, üzerine söz aldığınız insan, kalemi bu denli güçlü, kitaplar yazmış biriyse; işiniz daha da zorlaşıyor. öyle ya: bir yazara, hem de mesleği yazarlık olan birine kelimelerle hediye vermeye çalışmak; kuyumcuya hediye olarak altın vermeye benzemez mi?

yine de, ece bilir: kalemim sürçse de, kalbim sürçmez ondan bahsederken…

elbette, daha önce kelimelerden hediyeler yapıp verdim ona: ilk romanını yazdığında, tıfıl bir köşe yazarı olarak onunla ilgili bir yazı yazmıştım. o yazı çerçevelenip duvara asıldığında mesela, ne kadar mutlu olduğumu anımsıyorum. bir keresinde de, yine doğum günü için “(G)ece’ye…” diye bir öykü yazmıştım, onun ruhundan parçaları katarak içine.zaman içinde başka şehirlerden, başka ülkelerden, başka insanlardan mektuplar yazdık birbirimize.kartlar attık,notlar bıraktık ama birbirimizi kelimelerden azade hiç kılmadık. ne olursa olsun, yirmi beş yıldır birbirimize doğru yazmaktan hiç vazgeçmedik ne mutlu ki…
artık el yazımızı daha az kullanıyoruz. inatçı ihtiyarlar ya da nostalji bağımlısı pespaye romantikler gibi fetişleştirmiyoruz mürekkebi. yine de, doğruya doğru, el yazılarımızla karşılaşmayı da çok seviyoruz. dijital ya da mürekkeple: gerçek olan şu ki,ergen olduğumuz günlerden beri, yazı, hep en önemli köprümüz oldu.hem, kaç kişiyle aynı şehirdeyken mektuplaşırsınız ki?

o yüzden, yazıya da teşekkür borçluyum: can dostumu mümkün kıldığı için…

farkındayım, çoğu zaman yazdıklarımda belirgin bir sepya rengi var. kalemimden bulutlar geçiyorsa, bunların nedenini bilen insandır ece. ama, bir yandan da kahkahaların çınladığı o kadar çok zamanımız geçti ki beraber. çok güldük, çok eğlendik , bir bölümü majör bir bölümü minör sayısız delilik çalışması yaptık.yani,sadece kelimelerle var etmedik bunca yılı: beraber gezerek, yiyerek, içerek ve en çok da gülerek karılmıştır bu dostluğun harcı…
ece, bana “koşulsuz güven”in ne olduğunu izah etme melekesine sahip ilk insandır. bir gün, başıma bir şey gelirse eğer, tüm defterlerim ona verilsin isterim.çünkü, o sayfaların toplamından bir tek ece’nin manalı bir sonuç çıkaracağını bilirim. bilirim ki; o cümlelerin tamamında onun da hakkı vardır.tıpkı, benim üzerimde olduğu gibi…
bugün, ece’nin doğum günü: nice doğum günleri olacak, nice cümleler kurulacak, nice aşklar geçecek belki.

ama,biliyorum ki, ece hep kalacak…

Cuma, Haziran 11, 2010

aşkı tedavi yolları


aşkın doğası üzerine bilimsel makaleler yazan/yazabilen insanları gerçekten o kadar kıskanıyorum ki...yani bütün o hormonlar, nörotransmitterler, endorfin patlamaları, enzim salgılamaları filan, ne de güzel açıklıyor her şeyi...

maneviyatin temelde kimyasal bir sürece indirgenmesi , aslına bakılırsa insanlık için önemli bir adım:önümüzdeki dönemde hissiyat haplarının iyiden iyiye yaygınlasacağı öngorülebilir. kaldı ki, zanax ve prozac bu yolu yavaş yavaş açmaya başlamadılar mı: reçeteyle alınan mutluluklar...

aşk acısını ortadan kaldıran ilaçların yapılacağı günler de yakın. o yüzden şimdiden tedbirli olmak gerekiyor: örgutlenmek ve ilaç monopollerine karşı güçlü olmak...çünkü, sosyal devlet kavramının giderek global kapitalizme yenik düşmesinin bedelini, gelecekte, o ilaçları almaya gücü yetmeyecek cemiyetin kimi bireyleri ödeyecek ne yazık ki...

çokuluslu şirketler tüm dünyada sosyal adalet duygusunu bu kadar yok etmeseydi, o zaman devletler kalplerinin üzerinde kırmızı harflerle "fragile" yazan bireyleri için çok ucuza ya da bedava ilaç dağıtabilirdi. koruyucu hekimlik çalışmaları dahilinde genellikle kendi ruhsal varoşlarında yaşayan bu vatandaşlara, hastalığa yakalanmadan hemen önce müdahale edilebilirdi.sozgelimi, içe isleyen bir bakış ya da benzeri olmayan bir öpücükten hemen sonra bir "ertesi gun" hapı alınabilirdi. bu bireylerin yaşadığı varoşlarda sosyal merkezler kurulur, dönüsümlü kağıda basılmış farklı renklerdeki broşürlerde "hastalıktan" korunma ile ilgili bilgiler verilirdi...

ama, varoşlar hep başbelası yerler olagelmistir.devletin şefkatli yardim elini geri iten ayrıkotlari yaşayacaktır buralarda: tüm ruhunu, ruhuna mana katan şeyleri muhtelif renkteki haplara tahvil etmeyi reddeden toplum düşmanları ....emin olun, izbe arka sokaklarda, rögarlardan yükselen buharlar arasında kapıları gizlenmiş dövmeci dükkanlarında buluşacaklar hep...

çünkü bilim, kalbe gözlerle yapılan bir dövmeyi asla silemez...


* fotoğraf barcelona'da çekildi.

Cuma, Haziran 04, 2010

anavatanım


işte, şimdi, buradayım: doğduğum topraklara, anavatanıma dönmüş gibiyim.
ben de, bu ağrı neden diyordum yıllardır süren… özellikle yağmurlu havalarda ruhumun sızlaması neden ve neden siyah beyaz filmlerdeki suretlerin geçmesi gözlerimden sürekli?..
buradayım: eğilip toprağı öpecek kadar özlemişim burayı ve farkediyorum ki, toprağın beni öpeceği kadar buralıymışım meğer. meğer, memleket hasretiymiş hüznü farkında olmadan yakama iliştiren.
gurbetteydim, artık anavatanıma döndüm ben..

*fotoğraf bursa, gölyazı'da çekildi.

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

aliş sebebiyle yeniden: define(m)


tanya'ya...ve ersin'e... (ve artık, bir de aliş'e)

yüzünün yarısını kapsayan bir deri bantı ve kesik bacağını yere bitiştiren bir tahta parçasını imitasyon organ olarak kullanan korsanlar gibi, kendi define(leri)mi gömdüm hep ben. tüm o savaşların kanlı anısı olarak eksilse de organlarım, yüreğimi imitasyonuyla hiç değiştirmedim...
yıllar içinde, şarapların testiyle içildiği tekinsiz liman meyhanelerinde, eskimiş parşömenlere çiziktirilmiş define haritalarım elden ele gezerken; bütün o değerli şeylerin benden alınamayacağını bilmenin rahatlığı içindeydim hep.

çünkü, ancak kalbimin pusulasını kullanarak bulabilirsiniz onları...

yıllar ve yıllar sonra, gömdüğüm define sandıklarından birinin başındayım şimdi, belki masif gövdesi zaman tarafından imzalanmış ( ama ne yalan söylemeli , bu ona ayrı bir güzellik katmış ) ama içindekiler hep aynı : şu köşedeki yakut kahkaha hala aynı mesela, ya da pırlanta gibi parlayan şu cin bakış...altın kalp, sandığı gömdüğüm ilk günkü gibi duruyor, zümrüt zeka da öyle. yaşama sevinci elmas bir broştur hep, göğsün sol tarafına tutturulan...

hazine, gerçekten hazineyse eğer, hep değerlidir içindeki mücevherler...

ama, yine de şaşırtıcı bir bir tarafı var başında durduğum sandığın:sandığı gömerken şu küçük, güzel taşı koyduğumu anımsamıyorum ya da şu güngörmüş safiri. oysa ne kadar güzeller. safir taş , başka türlü bir huzur duygusu veriyor. ona bakarken yumuşak bir ayna tutuyor bana: kendi değerime bakmamı sağlayan...
sanki, birisi beni ödüllendirmek istemiş, yıllar süren sabrımın erdemi yüzünden. definem kendini ve beni çoğaltmış: uzun zaman sonra kavuştuğum define, onu gizlediğim günden de zengin kılıyor beni.
şimdi, artık, bunu kutlamak için kendime mahsus kutlama törenimi başlatabilirim:

define sandığımla beraber (yeniden) deli dansı yapabilirim...


* bu yazıyı, yaklaşık iki yıl önce, tanya ve hoca için yazmıştım. geçen iki yılda, definem değerinden hiç kaybetmedi: aksine,daha da kıymetlendi insani değerlerdeki enflasyona inat.çok zaman geçirdim define odasında: insanın güzel bir kalpten gözü kamaşır mı? kamaşırmış demek,iyice hatırladım oradayken.
o safir taşıysa, olanca sabrıyla çoğu zaman deniz feneri gibiydi kendimi kaybetmeyi becerdiğim dalgaların arasında.tanya ile ersin, benim ömrümde gördüğüm en şahane çift olsa gerek: bazen, aşka olan inancımı sadece onlara bakıp koruduğum oldu.şimdi, defineye bir küçük elmas parçası katıldı: canımız alişimiz...
uzun, sağlıklı ve mutlu bir gelecekleri olsun beraberce; beraberce yiyip içelim yine, yine bol kahkahalı sohbetler ederken, ersin'le "dümenden polemikler" yapıp, tatlı tatlı atışalım.yine pusulam şaştığımda dönüp bakacağım nirengi noktam olsunlar ama pusulam da şaşmasın benim. aliş büyüsün de, sevgili annesiyle birlikte "emeksiz dayı"sı "deli dansı" öğretsin ona.
define, bu korsan ruhun hep yanında olsun...
kalplerinden öpüyorum üçünü de tüm sevgimle...


** tanya, aliş ve beni; aliş'in geldiği gün sevgili alara fotoğrafladı, kadıköy şifa yurdu'nda...

Cuma, Mayıs 07, 2010

derinlik sarhoşluğu


bugünlerde kendimden geçerek kendime gelme çalışmaları yapıyorum. bu çalışmalar hatırı sayılır bir alkol müteahhitliği, kırık kalpler, zedelenmiş bir omuz ve ciddi bir kanamayla sonuçlandı: manevi olarak da...
sanırım dibi arıyorum, şu klişe cümledeki gibi ( ki bir şey klişe olmuşsa doğruluk payı yüksektir ) dibe vurup, dipten güç alarak yükselmek istiyorum belki de... ama benim yeni farkettiğim çok derin sularda yüzdüğüm, ne kadar da açılmışım farkında olmadan.
dibe doğru indikçe, aslında yükseldiğimi düşüneceğim. derinlik sarhoşluğu başlayacak giderek. ve nihayet dibi bulduğumda, "le grand bleu" deki gibi, kendimi, artık balık zannedeceğim...
hep dipte kalmak isteyeceğim: aslında istediğimden değil:

balığın doğası bu olduğundan...

İzleyiciler

Hakkımda

Fotoğrafım
Türkiye
"verba volant, scripta manent..."